Helal ve Sağlıklı Yaşam Sanatı
Helal ve sağlıklı yaşam, Yaratıcı’nın koyduğu varlık düzeninin kural ve adâbına uygun hayat sürme sanatıdır. Vahyin insanlığa sunduğu metafizik bilgiye göre kâinatı/varlığı idare eden kurallar net bir şekilde belirlenmiş bir düzen içerisinde cereyan etmektedir. Söz konusu bu düzeni akıl ve bilim vasıtasıyla da görmek mümkündür çünkü aklımız her şeyin yerli yerince olduğunu görür ve bilimsel araştırmalar da varlığın bir düzen içerisinde varlığını sürdürdüğünü çeşitli yöntem ve metotlarla gözlemler. Bu bilgiler ışığında, kâinatta cereyan eden olayların helal yani kurallı ve sağlıklı bir düzlemde işlev gördüklerini söylemek gerekmektedir. Sözünü ettiğimiz bu metafizik algı ve itikat, bizi bilinçli bir şekilde bir amaca yönelik varlığı idare ve organize eden bir Yaratıcının varlığının zorunlu olduğu fikrine götürmektedir.
Bu çerçeveden bakıldığında helal ve tayyip yaşamın yatay plandaki kurallarını yani insanın eşya ile olan münasebetinin kaidelerini varlığı zorunlu bu mutlak Yaratıcı’nın koyması gerekmektedir. Aksi takdirde bu kuralları insanoğlu koyma durumunda kalacaktır ki bu durum – günümüz dünyasındaki olayların da gösterdiği gibi – kaos ve karmaşayı doğuracaktır. Çünkü her insan ve insanların oluşturduğu her topluluk kendi çıkar ve menfaatlerine odaklanır ve bütün insanlığın faydasına olan evrensel değerlere dayalı kuralları keşfedip uygulamaya koyamaz. Hâlbuki her şeyin en doğrusunu ve en güzelini ifade eden helal yani meşru yaşam tarzı – ki bunu ifade ettiğimiz gibi ilahî vahiy belirler – evrensel anlamda bütün insanlık için geçerli ve anlamlı kuralları belirler ve uygulama şekillerini de gösterir. Bu çerçevede kuralları koymak Allah’a (c.c.) ve uygulamaya koymak da Peygamber’e (s.a.s.) ait bir haktır. Zira Allah yaratma, kudret, irade ve ilim vb. sıfatlarıyla mutlak güç ve bilgiye sahip ve peygamber ise Onun verdiği bilgi ve güç ile insanın yeryüzünün olaylarını idare etmesini yönetecek geleneği oluşturma imkânına sahiptir.
Bu açıklamalara göre helal ve sağlıklı yaşam insan hayatının bütün boyutlarını içermektedir. Duygu, düşünce ve davranış planında insanın karşılaştığı bütün durumlarda Yaratıcının koyduğu kurallar uygulanmaya konulmak suretiyle helal dairesinde ve sağlıklı/düzenli bir yaşam sürme imkânı ortaya çıkar. Bu açıdan bakıldığında helal ve sağlıklı yaşam bireysel, toplumsal, kamusal vb. bütün alanları içerisine alan bir boyut kazanır. Buna göre hiçbir durum ve hiçbir olay helal ve sağlıklı yaşamın dışında kalamaz ve böylece hayatın olayları ilahî kuralların yönetiminde yaratılış gayesine göre yönetilmiş ve yönlendirilmiş olur. Bu durum hayatın yaratılış gayesi olan insanın belirli ve düzenli kurallar çerçevesinde bir yaşam sürmesini sağlar ve ruh ve beden sağlığını bozucu etkenlerin devre dışı kalmasını temin eder.
Vahyin verdiği bilgiye göre insanın varlığında hem iyilik hem de kötülük söz konusudur; ruh iyiliği ve nefs ise kötülüğü temsil eder. Bu nedenle insanın yönetim merkezi olan kalp iyilik ve kötülüğün savaş alanı olarak kabul edilir. Yüzünü hem ruha yani iyiliğe hem nefse yani kötülüğe çevirme durumuyla karşı karşıya kalan kalbin bütünüyle iyiliğe kavuşabilmesi için tasfiye ve tahliye edilmesi gerekmektedir. Bunun gerçekleşebilmesi için nefsin tezkiye edilmesine yani temizlenmesine ihtiyaç vardır. Bu amaçla bireyin ruhuna yolculuğu gerçekleştirmesi ve melekutî âlemin gerçekliğiyle yüzleşmesi gerekir çünkü mülk âleminin çekim gücü insanı maddeye ve dolayısıyla materyalizme götürür. Maddî dünyanın etkisiyle yaşam süren insan ise helal ve sağlıklı yaşam dairesinde çıkma durumuyla karşılaşır çünkü ruhunun iyilik gücünden mahrum yaşamanın yol açtığı tek boyutlu hayat sürme durumu kalbe hâkim olur.
Günümüz dünyasında da çok net bir şekilde gözlemleyebileceğimiz gibi çoğu zaman insanlar maddî dünyanın çekim alanına kapılıp dünyevî çıkarlara göre ilişkiler geliştirir ve ölümden sonraki ebedî hayata hazırlanma gayretini kaybederler. Günümüz seküler sistemleri de bu durumu kuvvetlendirecek yaşam modelleri sunarak nefsin kötülük duygusunu besleyecek argüman ve fikirleri geliştirmektedirler. Bu durum ruhî gerçekliğe göre helal/ölçülü ve tayyip/iyi-güzel yaşam sürmeyi hedefleyen ilahî sistemin gelişiminin önündeki en büyük engeldir. Bu nedenle Müslüman birey ve toplulukların modern seküler sistemin dışında kendilerini ruhî-ilahî sitemin kurallarına göre işleyen bir toplum ve devlet yapısı geliştirmeleri gerekmektedir. Seküler-laik düzen içerisinde ilahî dinin helal dairesinde yaşam sürmek ve sağlıklı bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Günümüzde bütün dinleri marjinalleştirip evrensel genel-geçer bir sistem kurduğunu iddia edenler aslında nefsin ve şeytanın yönettiği materyalist bir düzen kurmuş olmaktadırlar. Allah’ın yasakladığı her şey onların sisteminde genel olarak meşru görülmekte ve tam tersine emrettiği şeyler de gerekli görülmemektedir.
Söz konusu bu seküler sistem nefsin arzu ve isteklerini kontrolsüz bir şekilde serbest bırakmayı ilke olarak benimsemiş durumdadır çünkü bu sistemi kurgulayanlar insanı köleleştirip ekonomik anlamda sömürmek istemektedirler. İlahî sistemin buyruklarını dinlemeyen insanları daha kolay kullanma imkânı olmaktadır çünkü Allah’ın sistemi insanı dünyaya tapınmaktan kurtarıp hürleştirmektedir. Bu durum insanın insanı kullanması durumunu devre dışı bırakmakta ve âhiret boyutlu bir yaşam sürme imkânını gündeme getirmektedir. Bir gün terk edeceği dünyaya bağlanmamayı öneren ilahî sistem, kişiyi her türlü bağımlılıktan kurtarıp sadece Rabbine yani kendini yaratan ve yaşatan varlığa bağlanmayı hedefler. Bu şekilde ancak helal ve sağlıklı yaşamın mümkün olabileceğini kabul eder çünkü fertler ancak belli bir idealde birleştiklerinde ancak evrenselliği yakalayabilirler. Aksi takdirde, bugün de rahatça gözlemleyebildiğimiz gibi, kuvvetli olan milletler diğerlerini sömürürler ve insanca yaşamaları imkânını ortadan kaldırırlar.
Bütün bu dile getirdiklerimizi özetlersek, helal ve sağlıklı yaşamın meşruiyeti Yaratıcının koyduğu ilahî kurallar ile ancak sağlanabilir ve böylece bütün insanlığın dünya ve âhiret saadetini ve mutluluğunu temin edecek bir dünyevî sistem inşa edilebilir. Aksi takdirde kötülüğe sevk eden nefs-i emmare/alt benlik birey ve toplumları tahrip eder ve yeryüzünde insan medeniyetinin kurulmasını engeller. Bu durumda insan arzu ve isteklerini helal ve meşru dairede yaşama sanatını kaybeder ve nefsinin esiri olarak çıkarına uygun gördüğü herhangi bir sistemin kölesi haline gelir. Bu nedenle insan Yaratıcının planladığı senaryoya göre rolünü oynamalı ve bu çerçevede yapılan kurallar bütünlüğü içerisinde bir devlet ve bir toplum inşa etmelidir. İlahî kural ve kanunların yönetmediği toplum içerisinde tek başına bireyin inandığı değerleri zâhîrî ve bâtınî olarak yaşaması imkân dâhilinde olan bir durum değildir.
Prof. Dr. İbrahim IŞITAN
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
Yazar: Prof.Dr.İbrahim IŞITAN
Yorumlar (0)



