AK Parti, Kendi İçindeki Dünyacılardan Arınmalıdır
AK Parti, 2001 yılında Millî Görüş çizgisinden gelen gelenekçi kanattan ayrılarak, merkez sağı hedefleyen yeni bir siyasi hareket olarak kuruldu. Kuruluşundaki temel iddia, sadece iktidara gelmek değildi. Aynı zamanda Türkiye'nin yıllardır biriktirdiği sorunlara farklı bir anlayışla yaklaşmak, siyaseti vesayet odaklarından arındırmak ve toplumun geniş kesimlerinin taleplerini merkeze taşımaktı.
Partinin ilk yıllarındaki söylemine baktığımızda bunu açıkça görmek mümkündü.
Etnik milliyetçiliğe, bölgesel milliyetçiliğe ve dinsel milliyetçiliğe karşı çıkan bir anlayış ortaya konuldu. Avrupa Birliği'ne uyum süreci, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, demokratikleşme ve sivilleşme reformları gündemin önemli başlıkları arasında yer aldı. Ekonomide ise serbest piyasa, mali disiplin, altyapı yatırımları ve yoksullukla mücadele öne çıkarıldı.
Fakat AK Parti'yi sadece bu politikalarla açıklamak eksik kalır.
Çünkü o yıllarda partinin tabanında güçlü bir dava anlayışı vardı.
Bu dava, sadece bir seçim kazanma veya iktidarda kalma arzusundan ibaret değildi. Tarihsel, kültürel ve toplumsal bir misyon olarak görülüyordu.
Birincisi, vesayetin geriletilmesi ve milli iradenin güçlendirilmesi hedefleniyordu. Halkın iradesinin üzerinde hiçbir bürokratik veya askerî gücün bulunamayacağı savunuluyordu.
İkincisi, yerli ve milli değerlerin yeniden merkeze taşınması vardı. Cumhuriyet tarihi boyunca toplumun bir kesiminin kendisini dışlanmış hissetmesine neden olan uygulamaların sona erdirilmesi, muhafazakâr ve dindar insanların kamusal alanda daha özgür hale gelmesi önemli bir hedef olarak görülüyordu. Başörtüsü meselesinin çözülmesi ve dinî özgürlüklerin genişletilmesi bunun en somut örneklerindendi.
Üçüncüsü, yeniden büyük Türkiye ve medeniyet iddiası vardı. Türkiye'nin kendi tarihinden ve medeniyet birikiminden utanmadan, Osmanlı ve Selçuklu mirasıyla barışık, Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Orta Doğu'dan dünyanın farklı bölgelerine kadar etkili bir ülke olması hedefleniyordu.
Dördüncüsü ise sosyal adalet ve kimsesizlerin kimsesi olma anlayışıydı. Devletin yalnızca güçlülerin değil, yoksulun, engellinin, yaşlının, ihtiyaç sahibinin de yanında olması gerektiği savunuluyordu.
İşte AK Parti'yi uzun yıllar boyunca ayakta tutan esas güçlerden biri de buydu.
Peki bugün gelinen noktada ne oldu?
Aradan geçen yaklaşık çeyrek asrın ardından, AK Parti'nin kuruluşunda aktif olarak yer alanlardan yıllar boyunca partiyi destekleyen seçmenlere kadar birçok insanın ortak bir şikâyeti var:
Dava ruhu zayıfladı.
Davanın yerini zaman zaman kişisel hesapların, makamın, mevkinin ve dünya nimetlerine olan düşkünlüğün aldığı düşünülüyor.
Elbette AK Parti'deki bütün siyasetçileri aynı kefeye koymak doğru değildir. Partinin içerisinde hâlâ samimiyetle siyaset yapan, görevini bir sorumluluk olarak gören, yıllardır hiçbir kişisel çıkar beklemeden çalışan çok sayıda insan vardır.
Ancak siyasette önemli olan yalnızca insanların çoğunluğunun iyi olması değildir.
Yanlış yapan kim varsa onunla hesaplaşabilmektir.
Son dönemde kamuoyuna yansıyan ve parti içerisinde de ciddi rahatsızlık oluşturan fon vurgunu iddiaları üzerinden ortaya çıkan tablo, bu açıdan AK Parti açısından son derece önemlidir. Çünkü burada mesele yalnızca birkaç kişinin yaptığı iddia edilen yanlışlardan ibaret değildir.
Asıl mesele, toplumun zihninde oluşan şu algıdır:
“Kendilerinden olanlara dokunulmuyor.”
AK Parti'nin bugün kırması gereken en tehlikeli algı işte budur.
Çünkü vatandaş artık yalnızca hizmete bakmıyor. Adalete de bakıyor.
“Suçlu kim?” diye soruyor.
“Kim yaptı?” kadar, “O kişiye ne yapıldı?” sorusunun da cevabını bekliyor.
Eğer suçlu gerçekten varsa, o kişi partinin en tepesinden de olsa, en alt kademesinden de olsa gereken yapılmalıdır.
Çünkü adaletin ölçüsü kişinin makamı olamaz.
Peki AK Parti'ye gönül verenler ne istiyor?
Aslında cevap çok açık.
Yıllardır bu partinin peşinden giden, seçim dönemlerinde kapı kapı dolaşan, gecesini gündüzüne katan, kimi zaman ailesinden ve işinden fedakârlık ederek parti çalışmasına katılan insanlar bugün şunu söylüyor:
“Biz bütün bunları birkaç kişinin dünya malına tamah etmesi, makam sahibi olması veya kendisini koruyacak bir çevre oluşturması için mi yaptık?”
Bu insanların itirazı partiye değil.
Tam tersine, partinin kuruluşundaki değerlere sahip çıkılması için yapılıyor.
Onlar, “Kimse hata yapmasın” demiyor.
“Kim hata yaparsa yapsın, hesabını versin” diyor.
İşte aradaki fark burada.
AK Parti'nin bugün ihtiyacı olan şey, eleştirileri susturmak değil; eleştirilerin haklı olduğu noktaları görüp kendi içerisinde bir temizlik yapabilmektir.
Partinin içerisinde dünya malına, makama ve kişisel çıkara tamah eden; siyaseti bir hizmet alanı olmaktan çıkarıp kişisel menfaat alanına dönüştüren kim varsa, bunların partiyle yollarının ayrılması gerekir.
Çünkü siyaset, insanın kendisini zenginleştirme aracı değildir.
Siyaset, millete hizmet etme sorumluluğudur.
Bir siyasi hareketin kuruluşundaki dava anlayışı, zaman içerisinde makam ve menfaat ilişkilerinin altında ezilirse geriye sadece bir teşkilat yapısı kalır. Oysa AK Parti'yi yıllarca güçlü kılan şey yalnızca teşkilatları değildi. O teşkilatların arkasında inanan, fedakârlık yapan ve bir ideal uğruna mücadele eden milyonlar vardı.
Bugün o insanların kırgınlığı görmezden gelinmemelidir.
Seçimlere doğru gidilirken AK Parti'nin önünde iki yol var.
Ya kendi içerisindeki yanlışlara göz yumacak, “Bizim adamımızdır” anlayışıyla hareket edecek ve toplumdaki “kendilerinden olanlara dokunulmuyor” algısının daha da güçlenmesine izin verecek...
Ya da kuruluşundaki dava anlayışını yeniden hatırlayacak.
Kim yanlış yaptıysa hesabını soracak.
Kim kamu güvenini zedelediyse gerekeni yapacak.
Kim siyaseti kişisel çıkar için kullanıyorsa onunla yollarını ayıracak.
Ve en önemlisi, partinin kapılarını yeniden samimi bir dava ve hizmet anlayışına sahip insanlara açacak.
AK Parti'nin bugün yapması gereken budur.
Çünkü mesele birkaç kişinin yaptığı yanlış değildir.
Mesele, o yanlışların karşısında nasıl durulacağıdır.
Eğer parti, kendi içerisindeki dünyacılara, makam ve menfaat peşinde koşanlara göz yumarsa, bunun bedelini yalnızca sandıkta ödemez. Yıllarca bu harekete gönül vermiş insanların güvenini de kaybeder.
Oysa yapılması gereken çok basittir:
Kim olursa olsun, yanlış yapanın karşısında durmak.
AK Parti'nin yeniden ihtiyacı olan şey de tam olarak budur.
Daha fazla makam değil, daha fazla dava şuuru.
Daha fazla kişisel çıkar değil, daha fazla hizmet anlayışı.
Daha fazla birbirini koruma değil, daha fazla adalet.
Çünkü bir siyasi hareketi ayakta tutan sadece iktidar değildir.
Onu ayakta tutan, insanların o harekete neden inandığıdır.
AK Parti kuruluşundaki dava ruhunu yeniden canlandırabilir, kendi içerisindeki dünya malına tamah edenlerden arınabilir ve kim olursa olsun yanlış yapanla hesaplaşabilirse, tabanındaki güveni yeniden güçlendirebilir.
Aksi halde kazan kaynamaya devam eder.
Ve o kazan yalnızca birkaç kişiyi değil, partinin kendisini de içine çekebilir.


